Yalnızların romancısı Murakami

Handan Akdemir

Önce bir itirafla başlayayım. Öznel bir giriş yapayım. Her ne kadar öznel olan, çağımızın belası haline gelmiş “ben tapınması” Haruki Murakami’nin durduğu yerin tam zıttı olsa da…

Bugün yaşayan en önemli yazarlardan biri olarak kabul edilen Haruki Murakami ile tanışmam nispeten geç bir tarihe rastlıyor. Yıl 2009, Doğan Kitap’ta editör olarak işe başlamışım. İlk işlerimden biri ‘Sahilde Kafka’ romanının editörlüğü. Ne yalan söyleyeyim, henüz bırakın okumayı adını dahi duymuş değilim Murakami’nin. Sorup soruşturuyordum Doğan Kitap’taki arkadaşlarıma: Kimdir, kimin nesidir, ne yazar bu Murakami? Zira halihazırda dört kitabı İngilizce ve Fransızcadan yapılmış çevirilerle yayımlanmış durumda. “Çok iyidir, müthiştir, bayılırsın” diyor Sevim (Erdoğan). İçimden “Emin değilim ama göreceğiz bakalım” diye geçirdiğimi hatırlıyorum. Ne de olsa Japon. Ne de olsa bendeniz İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuş, Shakespeare’leri yutmuş, Anglo-Sakson, Avrupa, Amerika edebiyatına meftunum. Joyce, Virginia Woolf, Fitzgerald, Kundera… Benim yazarlarım bunlar.

Ama hayatın ukalalığı en güzel biçimde terbiye etmek gibi bir özelliği var. Göreceğiz bakalım dediğim Murakami o gün bugündür en sevdiğim yazarlar listesinde birinci sıradaki yerini koruyor. Yanıldığım birinci yer burası. İkinci yer ise “ne de olsa Japon” önyargısı. Hoş bu önyargının altı da tamamen boş. Çünkü Japon yazarlarını da bilmiyordum ki. Hissi bir önyargıdan başka bir şey yok elimde, ne de olsa Japon derken. Ama zamanla anlıyorum ve Murakami hakkında yazılıp çizilenden de teyit ediyorum ki Murakami’ye “Japon yazar” demek de tam yerine oturmuyor. Hani bizde de kimi yazarlarımız için denir ya: “Bize yazmıyor ki Batı’ya yazıyor” diye. Murakami de bu yargıdan mustarip gibi kendi ülkesinde. Ayrıca Japonsu bir şey de yok kitaplarında. Olsa olsa Murakami kitaplarının çevirmeni Ali Volkan Erdemir’den öğrendiğim, tekerleme tınılı hikikomori var. Yani Japon içe kapanıklığı, münzevilik, yalnızlık. Tamam bazen sushi dışında duymadığımız bazı yemek isimleri falan geçiyor. Bir ölçü birimi olarak üç tatami büyüklüğünde, beş tatami genişliğinde gibi tarifler okuyoruz. Ama ortalıkta kimono falan göremiyoruz, sake içen pek yok ama viski ve bira su gibi akıyor.

O gün ‘Sahilde Kafka’ ile başlayan macera Murakami’nin 20 kitabının editörlüğünü yapma şansına erişmemle devam etti. Bugün bu yazıyı yazma cesaretinin kaynağı da bu biraz. Eh, en azından epey kitabını hem İngilizceden hem Türkçeden okumuşluğum var. Üç beş kelam edebilirim dedim.

Sahilde Kafka, Haruki Murakami, Çevirmen: Hüseyin Can Erkin, 656 syf., Doğan Kitap, 2015.

Şimdi gelelim yazarın kendisinden bahsetmeye. Buradaki öznel tespitler dışında pek çok bilginin kaynağı pek yakında okurla buluşacak olan, yine Ali Volkan Erdemir çevirisiyle yayımlanacak Murakami Sözlüğü. Bu kitabın Türkiye’deki Murakamikleri hem çok mutlu edeceğini hem de sevdikleri yazarın hiç bilmedikleri pek çok yönünü göstererek epey şaşırtacağını peşinen söyleyebilirim.

Bugün kitapları 50’nin üzerinde dile çevrilen, ismi her yıl Nobel Edebiyat Ödülü listesinde zikredilip üzerine bahisler oynanan Haruki Murakami, 1949 Kyoto doğumlu. Roman yazmaya bir beyzbol maçı sırasında karar vermiş. Hem annesi hem de babası Japon dili ve edebiyatı öğretmeniymiş. Babası Budist bir aileden geliyor ve Budizm eğitimi almış. Hatta ‘Bir Kediyi Terk Etmek’ kitabında anlattığına göre, dede bir kazada aniden ölünce evin en büyük oğlu olduğundan tapınağın başkeşişlik mertebesi ona kalacak gibi olmuş ve eşi buna karşı çıkınca da aile içinde kaos yaşanmış.

1968’de Vaseda Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tiyatro Bölümü’nde öğrenimine başlamış. Sınıf arkadaşı Yoko ile öğrenciliği sırasında tanışıp evlenmişler. Mahremine pek düşkün biri Murakami. Bu evlilik nasıldır, aşk mıydı onu Yoko Hanım’a çeken yoldaşlık mı, mesela çocuk sahibi olmak istemediler mi?.. Bu soruların cevabını bilemiyoruz.

1974 yılında, 25 yaşındayken Kokubunci’de “Peter-Cat” isimli bir caz kafe/bar açmış Murakami. Zaten iflah olmaz bir edebiyatsever olmanın yanında yine iflah olmaz bir müzik tutkunu. Bu işin epey yorucu bir iş olduğunu çeşitli deneme kitaplarındaki satır aralarından anlıyoruz. İçki dışında servis edilen ufak tefek atıştırmalıkları da kendi elleriyle yaparmış. Sandviçler, lahana sarmaları… Yine ‘Sözlük’ten “O yıllarda öyle çok soğan doğradım ki şimdi bile hiç gözüm yaşarmadan bir sürü soğanı hızlıca doğrayabilirim” dediğini okuyoruz.

1978 yılında Cingu Beyzbol Stadyumu’nda Yakult’un Hiroşima’yla maçını izlerken, bir anda zihninde bir şimşek çakmış gibi “Ben de roman yazabilirim” diye düşünmüş Murakami. Ve Peter Cat mesaisi bitip eve geldiğinde, gece yarısından sonra mutfak masasında oturup sabaha dek yazmaya başlamış.

İmkansızın Şarkısı, Haruki Murakami, Çevirmen: Nihal Önal, Doğan Kitap, 2004.

1979 yılında ilk romanı ‘Rüzgârın Şarkısını Dinle’, Gunzo Yeni Yazar Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. Ardından ‘Pinball 1973’ adlı romanı çıkmış ve ilk kitaptan sonra o da Akutagava Ödülü’ne aday gösterilmiş.

Enteresandır, Nobel Edebiyat Ödülü gibi Murakami’nin iki kez aday gösterildiği halde bir türlü alamadığı bir başka ödül de bu Akutagava Ödülü. ‘Mesleğim Yazarlık’ kitabında bu ödülü alamayışı üzerine de birkaç şey anlatmıştı.

Murakami’nin dünya tarafından bilinir bir yazar olmasının yolunu ise bizde ‘İmkânsızın Şarkısı’ adıyla yayımlanan ‘Norwegian Wood’ kitabı ve kitaplarının İngilizce çevirilerinin yayımlanması açıyor. ‘İmkânsızın Şarkısı’, 1987’de Japonya’da en çok satan kitap oluyor. 2010 yılında yönetmen Tran Anh Hung tarafından sinema filmi olarak da uyarlanıyor.

KEDİLER KONUŞABİLİR, GÖKTEN BALIK YAĞABİLİR

İlk kez Samuel Taylor Coleridge’in kullandığı, bizim de üniversitedeki pek kıymetli hocamız Zeynep Ergun’dan öğrendiğimiz bir kavram vardır: “Willing suspension of disbelief”. Murakami okumaya niyet etmişlerin işine yarayacak bir bakış açısıdır bu. “Gönüllü olarak inançsızlığı askıya almak” olarak çevrilebilir. Hatta Murakami okurunun ihtiyacı olan şey tam da budur dense yeridir. Çünkü Murakami romanlarında -kimi zaman büyülü gerçekçi olarak da tanımlanırlar- kediler konuşabilir, gökten balık yağabilir, acil çıkış merdivenine adım atarak paralel bir evrene geçiş yapabilirsiniz.

Okurun baştan bu akdi yazarla imzalaması işini kolaylaştırır. Yoksa 60 santim boyundaki bir adam bir resmin içinden çıkıp kahramanla konuşmaya başladığında rasyonel bakışla bu adamın söylediklerine kulak vermek az buçuk zor gelebilir (‘Kumandanı Öldürmek’).

Madem bu uyarı ilk defa Murakami okuyacaklar içindi bir de tespitimi paylaşayım. Murakami için özel bir damak tadına hitap eden yazar demek hiç de yanlış olmaz. Çünkü Murakami okurları arasında onun edebiyatını “Aaa güzeldi, eğlendim vallahi” diyerek tanımlayana pek rastladığımı söyleyemem. Gördüğüm kadarıyla iki uçta yer alıyor Murakami okuru: Birincisi bir kitabını okuyup “Hiç bana göre değil. Çok saçma!” diyerek bir daha da eline almayanlar. İkincisi ise çıkan her kitabını hayatın büyük sırrı bu kitapta olacak gibi büyük bir hevesle, heyecanla alıp okuyan, bizim Murakamikler, Japonların Harukist’ler dedikleri. Yani gerçek Murakami hayranları.

YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ

Murakami kahramanlarını tanımlayan en önemli sözcüğün “yalnızlık” olduğu söylenebilir. Çoğunluğu erkek olan başkahramanlar genelde hep yalnız insanlardır. Bir nedenle eşleri, sevgilileri tarafından terk edilmiş, bir sevdiklerini yitirmişlerdir. Bir tür inzivayı andıran bir yaşam sürerler. Bir noktada hayatları tuhaf kişilerin ortaya çıkmasıyla, acayip durumların yaşanmasıyla karışmaya başlar. Çünkü edebi tanrı onları bu inzivadan çıkarmaya karar vermiştir.

Yaşamlarının belirleyici yönlerinden biri de “bir tür arınma ritüeli”ni andıran ev işleridir. Ütü yaparlar, yerleri cilalarlar, yemek pişirirler. ‘Zemberekkuşu’nun başkarakteri Toru Okada ne zaman kafası karışsa ütü yapar. Hatta 12 aşamalı bir ütü yapma tekniği geliştirmiştir. ‘İmkânsızın Şarkısı’ndaki karakter yurtta yaşıyor olmasına rağmen her gün yerleri, üç günde bir pencereleri siler, haftada bir de yatağını havalandırır.

Murakami kahramanlarının bir özelliği de basit malzemelerle yaptıkları yemeklerdir. Murakami Sözlüğü’nde şöyle yazar: “Murakami’nin eserleri ‘Okunabilir Restoranlar’dır. Kahramanları buzdolabında buldukları malzemelerle çok kısa sürede spagetti, sandviç yaparlar. Kitabı okuduktan sonra biz de mutlaka o yiyeceklerden yemek isteriz.”

Murakami başkahramanının yalnızlığında, tüm bu ev işlerini yaparak gününü geçirmesinde deyim yerindeyse “otistik bir zenginlik” vardır. Kendi içine doğru kuyu kazan karakterler gibidir kahramanları. Zaten kuyular da Murakami metinlerinde çok önemli bir semboldür. Kahramanın kolektif bilinçaltına, kendi karanlığına inişi için bir geçiş kapısı gibidir.

Kumandanı Öldürmek, Haruki Murakami, Çevirmen: Ali Volkan Erdemir, Doğan Kitap, 2018.

‘1Q84’ün Tengo’su, ‘Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları’ndaki Tsukuru, ‘Kumandanı Öldürmek’in portre ressamı başkarakteri ve diğerleri… Hepsinin paylarına bir tür yalnızlık yahut dışlanmışlık düşmüştür. Enteresandır, hiçbiri bu yalnızlıktan şikâyet etmez, yalnızlığını yük gibi taşımazlar. Ama yalnızlıkları, kendi biricik hikâyeleri hakkında uzun uzun düşünürler. Varoluşlarını anlamlandırmaya çalışırlar. Bu yanlarıyla adeta Kierkegaard’ın çok sevdiğim cümlesinin vücut bulmuş hali gibidirler: “Tanrı benimle ne kastetti merak ediyorum.”

Çok olumlu bir anlamda ve “sahici bir kendilik hali”nin ifadesi olarak kullanmaya çalıştığım otistik yanları ise hem bir tür koruma kalkanı hem de ötekiler için bir cazibe alanı yaratır. Daha çağın insanı, daha uyanık, işini bilen öteki karakterler kahramanlarımızı biraz naif, zor anlayan, pratik zekâdan yoksun kişiler olarak görürler. Hani ne derler, “bu adam bu yaşa kadar hayatta kalmayı nasıl başarmış” gibi bakarlar ona. Ama kendi karanlıklarını çözmek, sırlarını teslim etmek için de yine bizim “saf” kahramanımızı seçerler. O saflıkta bir kuvvet, sağlamlık görürler belki. Kendi olmanın gücünü görürler.

Tıpkı Joseph Campbell’ın “kahramanın yolculuğu” şemasında olduğu gibi Murakami kahramanları da beklenmedik bir davetle bir dönüşüm yolculuğuna çıkarlar, tuhaf insanlarla karşılaşır, baştan çıkarmalarla sınanırlar, benliklerinin en karanlık kuyusuna iner kendi canavarlarıyla tanışırlar. Dönüş yolunda ellerinde taşıdıkları bir hediye olur hep. Bir anlamda iyileşmişlerdir… Yalnızlık laneti bir şekilde şifalanmıştır. Biz de iyileşmiş gibi hissederiz. Murakami kitaplarını okumak bizim de yalnızlığımızı şifalandırır. Çünkü yalnız olmadığımızı anlarız.

Kediler, gizemli, tuhaf kızlar, ortadan kaybolan sevgililer, koyun postuna bürünenler, kendi karanlığına iner gibi kuyuya inenler, paralel evrenlere geçiş yapanlar… Murakami dünyası tıpkı Alice’in ‘Harikalar Diyarı’ gibi bir harikalar diyarıdır. Yazarın kendisi ise bir anlamda yalnızların koruyucu azizi gibidir. Murakami için “yalnızları en iyi anlatan romancı” dense yeridir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir